Louis Wirth’in “Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme” Adlı Makalesinin Tahlili

Wirth, kent sosyolojisine Chicago okulundan katkı yapmış, aynı ekoldeki Simmel’den meslektaşlarınca üretilen ekolojik teorinin eksiğini tamamlamak gayesiyle kentin, müteşekkil olduğu sosyal psikolojik birimlerin yaşam biçimini nasıl etkilediğine dair gözlemlerde bulunmuş ve bu minvalde, kentlerce kurulan/tüketilen kişiliği sorunlarıyla birlikte ele almıştır. Kente dair sınıflandırmaları yalnızca nüfus üzerinden yapmak yetersizdir, behemehal kent, birçok açıdan ele alınacak olgulardan mürekkep kompleks bir yapıdır ve buna yaraşır bir tanımla ona yaklaşılmalıdır. Kent, nüfusun yanı sıra, yoğunluğu ve heterojenliği gibi taraflarından da ele alınmalıdır. İşte, Wirth’in, 1938’de The American Journal of Sociology dergisinde yayımlanan “Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme” çalışması bu gayelerle yapılmıştır.

            Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme

  • ­Kent ve Çağdaş Uygarlık

Wirth makalesinde kenti tanımlarken meslektaşlarından farklı olarak tarihi bir analizle işe girişmiş, Akdeniz havzasındaki göçebelerin yerleşik düzene geçmeleriyle Batı medeniyetini inşa etmeleri ve bu inşaya ilişik olarak kentlerin ortaya çıkmasını anlatmıştır. Modernleşmenin ardından da büyük kentler ortaya çıkacak, çağdaş insan tarihte hiç olmadığı kadar doğasından uzaklaşacaktır. Belirtmek gerekir ki Wirth bu tarihi süreçlerden bahsederken Avrupa’yı temel almış yani aslında Batı kentlerinden bahsetmiştir. Anlattığı süreç göçebe toplum, yerleşik toplum ve aydınlanma çağı aşamalarının serüvenidir.

Çağdaş dünyada kentlileşme, yalnızca toplam nüfus ekseninde değerlendirilemez/tanımlanamaz; kentli nüfusun oranını saptamak kentin kentliye olan etkisini açıklamamıza tam olarak yardım etmeyecektir. Çağdaş dünyanın kenti, sadece bir istihdam ve yerleşim olanağı manasına gelmemelidir, o, küresel bir merkez olup dünyanın diğer yerlerine/bu yerlerin insanlarına daimî bir istikamet, siyasi-kültürel hayatın öncüsü ve denetleyicisidir.

ABD ve Japonya, önemli sanayi hamlesiyle tek kuşakta kentleşen bir nüfus gerçeğine sebep olacaktır. Bu gerçekle birlikte toplumsal yaşamın temeli sarsılacak, sarsılan temelin üzerine yeni fikirlerin/alışkanlıkların/geleneklerin kurulması durumunu ortaya çıkaracaktır. İşte sosyologu görevlendiren şey de tam bu kır-kent ayrımının sebep olduğu karışıklıktır.

Kent; kronolojik bir inkişafın ürünüdür, yani önceki gelişim düzeylerinin özelliklerini de ister istemez bünyesinde taşıyacaktır. Wirth bu sebeple kent toplumsal hayatında, tarıma, tımara ve köye dayanan eski toplumsal düzenin izlerinin de bulunduğunu söyler. Bu izlerin oluşumunda kırdan kente göçlerin de katkısı vardır. Yani, kent insanı ve kır insanı arasında kesin dönüşümler yoktur; kent ile kır, insanları biçimlendiriş tarzı olarak iki kutup olarak değerlendirilebilir ve insan bu iki manyetik kutba maruz kalarak şekillenecektir. Wirth’in önerdiği yaklaşım ise, kentsel-endüstriyel ve kırsal-halk toplumlarının ideal topluluk tipi olarak ele alınıp çağdaş toplumları oluşturmadaki etkilerinin çözümlenişidir.

  • Kentin Toplumbilimsel Açıdan Tanımlanması

Wirth, kentlerin yaşantımızda önemli yere sahip olmasına rağmen kentlileşmeye ve kentleşmeye dair yeterli çalışmanın yapılmadığından dem vurur. Kent için yapılan tanımlar da bu olguları açıklamaktan, kentin sosyolojik yanlarını irdelemekten uzaktır. Kent yalnızca niceliği bakımından ele alınamayacak kadar karmaşık bir olgudur, bu bakımdan ele alış daha çok kentsel yığılmaya açıklık getirecek ve nüfusu az olup da kentsel özellikler gösteren bazı karmaşık yerleşim yerleri bundan dolayı göz ardı edilecektir. Bu minvalde kentlileşme de açıklanamayacaktır.

Kentin niceliği ile tanımlanan kentlileşme, somut mekanla kısıtlanmış bir olgu olarak kentin sınırlarına hapsolduğu sürece bütün açılarıyla anlaşılamayacaktır. Kentler, teknolojinin, kültürün, yeniliğin, işin yani olanakların merkezidir ve bu merkezin çekim kuvvetinden etkilenmiş kişi etkileniş düzeyinde kentlileşmiştir. Yani kentlileşme, kentin sınırlarından içeri girerek başlayacak bir süreç, kentin içine hapsolmuş bir kuvvet değildir. Wirth’e göre sosyoloji, bu çekim kuvvetini inceleyecektir.

Kente dair sosyolojik tanım, değişik kent türlerini kapsayacak, temel özelliklerini keşfedebilecek kabiliyette olmalıdır. Fakat Wirth, böyle bir tanımın imkansızlığından da bahseder zira tanım, bütün kent türlerinin özelliklerini belirtecek kadar ayrıntılandırılamaz.

Wirth bu konuda şöyle bir açıklık getiriyor, “kentlerdeki yaşam biçiminin yapısını belirleyen nitelikler bütünü olan kentlileşme ve bu etmenlerin gelişmesini ve yayılmasını gösteren kentleşmeyi yalnızca fiziksel ve demografik anlamda kent olarak adlandırılan yerleşim yerlerinde göremeyiz ama bu kavramlar, yine de anlamını en iyi biçimde bu tür yerlerde, özellikle de anakentlerde bulur.” Yani biz, böyle bir kısıtlamadan kaçınsak da genelde nüfus olarak yoğunlaşmış kentler bahsettiğimiz çekim kuvvetini ihtiva edeceklerdir. O halde, eksikliklerine rağmen bu genellemeye dayanarak sosyal bilimlerce geliştirilecek kent tanımı şudur; “toplumsal açıdan bir örnek olmayan insanların göreli olarak geniş bir alanda, yoğun bir biçimde ve sürekli olarak birlikte bir yere yerleşmiş bulunması.” Ancak böyle, tarihi kentleri ve çağdaş kentlerin varyasyonlarını içerecek bir tanım yapılabilecektir. Ve Wirth’e göre, bu mecburi dar tanımla birlikte bir kentlileşme kuramı geliştirilebilecektir.

  • Bir Kentlileşme Kuramı

Wirth, kent üzerine birçok araştırma yapılsa da işe yarar bir kentlileşme kuramının bugüne dek oluşturulamadığını söyler. Ona göre sistematik bir kurama en yakın yaklaşımlar, Max Weber’in Die Stadt’ı ve Robert E. Park’ın The City: Suggestions for the Investigations of Human Behavior in the Urban Environment’ıdır fakat onlar dahi yetersizdir.

Wirth, kentin sınırlı ayırt edicilerini ortaya koyduktan sonra bu ayırt edicilerin sebep olduğu neticelerle birlikte kentlileşme kuramı oluşturabileceğini söyler; bu onun yol haritasıdır. Kent sosyoloğu, kentteki insanların sürekli olarak eylediklerinin mahiyetini idrak etmelidir. Kent insanının alameti farikasını keşfetmek bize kentlileşme ile ilgili veriler verecektir. Bu sonuçlara ulaşmak için en uygun inceleme objesi, çağdaş kent toplumlarıdır. Onlar, yoğunluğu ve genişliği ile kentlilik özelliğini en sık biçimiyle barındırırlar.

Kenti tanımlarken kullanılan nüfus ve yoğunluk, şüphesiz ki kentteki insanların farklılıklarını da artıracaktır, yani türdeş olmamak kent insanının özelliklerinden biridir. Bu heterojenlik, kentin nüfusunu kendi kendine üretememesinden ve bir merkez olarak insanları çevreden toplamasından kaynaklıdır. Kent; ırkları, halkları, kültürleri soğurur, onları yeni kaynaşmanın tarafları haline getirir. Heterojenliğe, yani kişisel farklılıklara hoşgörü ile bakan kent, Wirth’in deyimiyle, yeryüzünün en uzak yerlerinden, türdeş ve aynı düşüncede olmayan farklı yapıdaki insanları, birbirlerine yardımcı olabilecek biçimde bir araya getirmiştir.

Kentlileşme kuramında, (1) Nüfusun büyüklüğü (2) yerleşim yerlerinin yoğunluğu ve (3) yerleşim yerlerinde oturanların ve grup yaşamının farklılığı arasındaki ilişkiler hakkında birçok önerme vardır.

1- Nüfus Yığılmasının Büyüklüğü

Çok sayıda kişiden müteşekkil kent, bu özelliğiyle birlikte kişiler arası ilişkileri fazlasıyla etkileyecektir. Kişi sayısı arttıkça farklılıklar da artar, ekonomik/sosyal statü, değerler, ırk vs. olgularına göre gruplaşmalar gelişir. Akrabalık, komşuluk, birlikte yaşamaktan mütevellit gelişen ve kuşaklarla taşınan duygular nüfus büyüdükçe zayıflayacaktır. Yani kişi hem sıkı/samimi grupların denetiminden kurtulacak hem de kendiliğindenliğini, katılım duygusunu, ahlaki değerlerini yitirecektir. Wirth, bunun Durkheim’ın anomi kavramına tekabül ettiğini söyler.

Kentin nüfusu artıkça iş bölümü de artacaktır ve bu, insanları yapay ilişkilere sahip fakat birbirine muhtaç/bağımlı şey konumuna getirecektir. İlişkiler yapaydır, muhtaçlık üzerine kurulmuştur. Simmel’in işaret ettiği gibi bu durumda kent insanı, yalıtılmış ve algılanması güç bir ruhsal durum içinde olacaktır.

Kırdaki insanlar birbirini bütün yönleriyle algılayıp tanırken, kent insanı kentteki keşmekeşe (bu kavramı Bourdieu’dan hareketle, buraya uyacağını düşünerek kullandım) sadece bir yönünü/parçasını taşıyacak ve bu yön/parça, kentte gerçek ilişki kurulmasını güçleştirecektir. Kentte insanlar, diğer bir insanın amaçlarına ulaşmasında araçtır, yani ilişkiler faydacıdır.

Kent ilişkileri, iletişim araçlarının dolaylılığı hasebiyle, ilişkiler kurmakta şahsi çıkarları gözetecek temsilciler ihtiyacını doğurur. Bu yüzden bireylerin değeri gittikçe azalır fakat temsilciler ne kadar çok kişiyi temsil ettiğine bağlı olarak değerlenir.

            2- Yerleşim Yerlerinin Yoğunluğu

Alan değişmeden üstünde yaşayan canlı sayısının artması, farklılığı ve uzmanlaşmayı beraberinde getirecektir. Wirth, bu mevzuya açıklarken Darwin’in flora ve fauna, Durkheim’ın insanlar konusunda belirttiklerinden hareket etmiştir. Bu yöntemle birlikte alan, üzerinde yaşayan-yoğunlaşan canlıları barındırabilecektir.

Kentteki söz konusu ihtisaslaşma, belli bölgelerinde sosyoekonomik düzeye göre yığılmalara, sınıflaşmalara sebep olmuştur. Kentte artık insanlar fiziki olarak yakın, sosyal olarak mesafelidir. Rekabet ve sömürü kaçınılmazdır.

Kentte, bir bölgeye sanayi ve ticaret alanlarının yakınlığı orada meskeni azaltacak ve bu sebeple çalışılan yer ile oturulan yerler iyice ayrışacaktır. Kentin bazı bölgelerinin bazı bölgelerinden üstün görülmesi, oraya yerleşimde sosyoekonomik rekabeti beraberinde getirecektir. Artık, sınıflar gerçektir.

Kentin çeşitliliği arasında geçişler hızlıdır, rasyonalizme, sistemin devamlılığı adına itimat edilir, iş bölümünün sıhhati farklılıklara hoşgörüyü gerektirecektir. Bunun yanında, kentin hızlı temposu ve karmaşık teknoloji kişisel öfkeyi ve kişiler arası gerilimi körükleyecektir.

            3- Heterojenlik

Kentteki sosyal tabakalaşma; kişiyi kırdaki gibi tek gruba ait etmeyip onun iş, meslek, eğlence, fikir vs. gruplarına aynı zamanda katılmasını sağlar. Farklı gruplara katılan birey, bütün bu gruplara bölüşmüş parçalı şahsiyete sahip olacaktır. Ayrıca iş bölümünün sıhhati açısından ürünlerin ve süreçlerin standardizasyonu gereklidir. Yani kişi, sosyal bir yaşam uğruna standart olan gruplara standart dışı yanlarını feragat etmeli, belli bir standartta çıkan ürüne tabi olmalıdır.

Kitle toplumunda ürünler, kitleye yani yığına yöneliktir, kişisel farklar bu minvalde törpülenecektir. Kapitalist sistem, kentteki bu denli büyük farklılıklarla iş yapılabilmesi için bir standart oturtmalıdır, bu standart, kent yaşamının her alanına sinecektir. Örgütler bu konuda önemli görev üstlenir, kişi, standartlar arasındaki en iyiyi, yani gene bir standardı bu örgütlere/gruplara dayanarak bulacaktır zira bütün bu olgular, kişinin tek başına hesaplayabileceğinin ötesinde verilere sahiptir. Nihayetinde kişi, kitlenin en iyi dediği şeye eğilimli olacak, kitlenin en iyi dediği şeyden uzak dururken bile burada gene kitleyi referans alacaktır.

Kent, önce kişiler arası eşsizliği vurgulayıp bütün bu farklılıkları kendinde toplar ardından da kitlenin üstünde eşitleştirici role bürünür. Pazar ekonomisi, kitle beğenisine göre ürünler sunduğu için, kitlenin öngörülebilir hali işe yarayacaktır. Bu açıdan, bahsettiğimiz gibi, bir tekbiçimleştirilme söz konusudur.

Kentlileşme Kuramı ve Toplumbilimsel Araştırma Arasındaki İlişki

Wirth, bu kuram sayesinde kentlileşme olgusunun açıklanabileceğini düşünür. Kente yönelik sosyolojik yaklaşım, konu hakkındaki sistematik bütünlüğü ve tutarlılığı sağlayabilecektir. Kentli nüfusun sayısı, yerleşim yerlerinin yoğunluğu ve heterojenliğinin derecesi temelinde bir bakış açısı kent yaşamının biçimine dair fikir verip değişik türdeki kentlerin ortak yönlerine dair açıklama yapabilme şansını veriyor.

Wirth’e göre, kentlileşmeye kavramsal açıdan, birbirine bağlı üç ayrı biçimde yaklaşılabilir; (1) Nüfusu, teknolojiyi ve ekolojik düzeni kapsayan fiziksel bir yapı olarak (2) özgül toplumsal yapıyı, toplumsal kurumlar dizisini ve tipik toplumsal ilişkiler kalıbını içeren bir toplumsal örgütlenme sistemi olarak (3) tutumlar ve düşünceler bütünü olarak ve tipik ortak davranış kurallarından kaynaklanan ve toplumsal denetim mekanizmasına bağlı kişiliklerin bir araya getirilmesi olarak.

            1- Ekolojik Yaklaşım

Ekolojik olarak yaklaşmak, genelde, daha çok nitelikle ilgili veriler sunacaktır. Kentin üstünlüğü ve etkisi, sayılar ve yoğunluk açısından ele alınır. Yoğunluk ve sayı sayesinde; teknolojik olanaklar, yetenekler ve örgütler talep edildiği kentte ortaya çıkacak ve bütün bunlar kent dışına da etki ederek kentin üstünlüğünü pekiştirecektir.

Kentte, kırsala göre daha fazla oranda yetişkin yaşar. Genelde, kadınların sayısı erkeklerden fazladır. Kent dışında doğanlar ve onların çocukları bir milyondan fazla nüfusu olan kentlerde nüfusun üçte ikisine tekabül etmektedir. Kentin nüfusu azaldıkça bu oran da azalır. Yani bir kentin nüfusu ne kadar fazlaysa o kadar fazla kentlileşmeye etki edecek, kırdaki kişiler için kent, o denli büyük bir çekim kuvveti haline gelecektir.

Kent, keşmekeşin içindeki etmenler yüzünden kendi nüfusunu üretemez, doğum oranlarının düşüklüğü kentleşmenin önemli bir işaretidir. Bütün bu özellikler, kentselliğin varlığına dair önemli belirtilerdir ve ileride kentlerin/dünyanın durumu ne olacak sorusunda sosyologlara önemli cevaplar sunabilir. Bu belirtiler, ilerideki kentleri de oluşturacak, yani bir sonuca katkı sağlayacak sebepler olduğundan Wirth için iyice anlaşılması gereken şeylerdir. Sosyolog, insanın üretici değil tüketicisi olan kentin bu verilerini değerlendirmekle sorumludur.

            2- Bir Toplumsal Örgütlenme Biçimi Olarak Kentlileşme

Wirth’e göre, genelde, sosyolojik olarak kent yaşam biçiminin nitelikleri; ikincil ilişkilerin yaygınlaşması, akrabalığın, ailenin ve geleneksel dayanışmanın zayıflaması, komşuluğun kaybolmaya başlaması şeklinde sıralanır ve bunlar nesnel olarak doğrulanabilecek şeylerdir. Mesela, boş zamanları değerlendirme etkinlikleri bununla yükümlü kurumlara kayınca ailenin buradaki kuvveti zayıflamıştır. Kentin her alanında buna benzer örnekler bulunur. Kent hayatında aile üyeleri, kendi uğraşlarıyla ilgilenerek akrabalık bağlarına dayalı grup yapısından kurtulacaktır.  

Wirth’e göre; sanayi öncesi katı tabakaların sınırları kentte muğlaklaşmıştır, kent, farklı sosyo ekonomik düzeydeki kişilerin arasında kişisel farkları törpülemiştir. Kent nüfusunun geneli, bu örgütlülük sayesinde kırdakine göre daha fazla para kazanacaktır. Söz konusu örgütlülüğün devamı için bireysel bunalımların atlatılması adına kentte birçok örgüt de mevcuttur. Örgütler sayesinde insan tekdüzelikten, tekrar hissinden kurtulacaktır. Aslında kendi başına iş görme becerisini kaybetmiş olan kentli, hedefleri doğrultusunda bu örgütlenmelere iştirak etmek zorunda olacaktır. Nihayetinde geleneksel bağların yerini yapay-ikinci bağlar alır.

            3- Kentsel Kimlik ve Ortaklaşa Davranış

Kentli, bu örgütlerin sayesinde kişiliğini ifade etme şansı elde edecektir. Örgütlerin zorlandığı şey ise bu kadar farklı bireyi ortaklaşa bir davranış şeması içine sokmaktır. Buna yardımcı olan şey, iletişim araçları sayesinde yaygınlaşan ve farkında olmadan zihnin çarklarına yerleştirilen ortak simgeler/sembollerdir.

Karşılıklı etkileşim halindeki insan sayısı ile iletişim düzeyi ters orantılıdır, yani ne kadara çok kişi ortaklaşa davranış içerisindeyse aralarında o kadar zayıf ilişki bağı olacaktır. Asgari iletişimin sağlayıcısı kitle iletişim araçları ayrıca bu ilişkiyi küresel bir mahiyete/iş bölümüne çevirir. Kentteki değişiklikler kentin sınırları içinde kalmayacaktır.

Sosyolog, kenti toplumsal bir varlık olarak da algılayıp onun için sistematik bir çalışma ortaya koyarsa, bu denli farklı yaklaşım biçimlerinin bağlantısı otaya konulabilecektir. Görüldüğü üzere, Wirth’in amacı geniş-sistematik bir kent kuramı oluşturmaktır.

Kuramın Türkiye ve Dünya Kentleri Açısından Değerlendirilmesi

Wirth’in kenti Batı temelli açıkladığı aşikâr fakat belli hususları konusunda Türk kentlerini de tanımlayabilecek yetidedir. Örneğin, nüfus yoğunluğu açısından Ankara ve İstanbul, en büyük iki kent olmakla birlikte o nüfusun istekleri doğrultusunda olanaklar üreten bir yapıdadır. Yani büyük Türk kentleri, bu olanaklarla hem nüfusu çeker hem o nüfus adına olanaklar üretir hem etkilenen hem etkileyendir. Kentlileşme, bu büyük kentlerin dışına sarkmıştır. Hele günümüzde kitle iletişim araçlarının büyük tahakkümü altında örneğin Trabzon’un bir köyündeki ben, bu büyük kentlerin kültürel-sosyal etkileriyle kimliğimi edindim. Kentin sınırları iyice muğlaklaştı, kent dışı denecek yerlerin nasıl tanımlanacağı hususu Wirth’in döneminkinden çok daha karmaşık. Üstüne ben, örneğin bir sistem olarak kentin içine girip orada eğitimimi sürdürüp ileride mesleğimi icra edeceğim. Yani bu sisteme artık dahilim (ki ezelden beri dahildim) ve oradaki tekdüzelik ile başa çıkmak için kültürel etkinliklere-örgütlere o denli katılım sağlıyorum. Hatta okulumuzdaki topluluğumuzdan örnek verecek olursam, öğrenci, bu sistemin parçası olarak sanata ve felsefeye dair bizim kurguladığımız etkinlikleri tüketiyor. Biz de bir hedef kitlesi belirlediğimize ve adı üstünde bunun bir kitle olduğuna göre bir standartlaştırma içindeyiz. Bizim etkinliklerimize katılmak yalnızca eğlenmek manasına gelmiyor, bu etkinliklere iştirak ayrıca bir kişilik kurma, felsefeye ve sanata dair bir şeyler yapma meselesidir. Yani kişi, istediği, hayal ettiği veya çoktan sahip olduğu statüyü bu etkinliklerde tekrar tekrar kuruyor, artık o, bu etkinliklere katılan bir kişi olduğunu tasdikleyip kendini üretiyor. Üniversite öğrencilerinin bazı sözde aşırı uçlara kaymasını da bu minvalde değerlendirebiliriz, zira artık olağan-normal olmak istemeyen kişi, fark etmeksizin, standartlaşmış aşırı uca, yani aslında aşırı uç olmayan bir aşırı uca ilgisini kaydırıp ora üzerinden statüsünü kurmaya çalışıyor. İşte kent, bütün bu karmaşık ilişkileri ihtiva eden kompleks bir yapı olarak gözlerimizin önüne seriliyor.

Gözlerimizin önüne serilen söz konusu manzara, elbette ki gözlerimizin alabildiğinin ötesine uzanıyordur. Mesela artık İstanbul, Ankara hatta Türkiye’deki birçok kent küresel bir sistemin parçası olmakla birlikte Dünya kentlerine, dünya kültürüne bağlıdır. Bu küreselleşmeyle birlikte statülerin dağılımı, kültürün sınırları muğlaklaşıyor. Kentler ekonomik ve kültürel olarak bir bütünün ayrı parçaları gibi davranıyor ve otantiklik öldürülüyor. Bütün bu çekim merkezlerinin kuvveti ve fazlalığı, birçok taraftan etki ettiği insanı nihayetinde mekansızlaştırıyor, yani kentlere çekilen insan hiçbir yere ait olamama riskiyle, tarihte hiç olmadığı kadar karşı karşıya kalıyor. Bugün, dünyanın hiçbir yerinde kent, Wirth’in kastettiği kadar bile somut değil. Onlar artık sanalın ve gerçeğin arasına yerleşmiş bir fikir olarak durmadan değişiyor, durmadan mekansızlaşarak mekansızlaştırıyor, sindirdiği insanın posasını da tüketen bir tema haline geliyor.

Alpaslan Yasin Bekar

Trabzon Gazi Anadolu Lisesi'nden mezun oldum, Gazi Üniversitesi'nde lisans düzeyinde sosyoloji öğrenimi görmekteyim. Durkheim'ın, insanlığın işine yaramayacak sosyolojiyi lanetleyişine katılarak doğası gereği sarsıcı (ve bu açıdan denge getirici) olan sosyolojinin layıkıyla yapılmasını hedefliyorum. Çeşitli site, yazarlık ekibinde ve bir karma öykü kitabında başyazarlık yaptım, müstakbel dergimiz Platon'un genel yayın yönetmenliğini yürütüyorum. Gazi (yeni adıyla AHBV) Üniversitesi'nde Sanat ve Felsefe Topluluğu'nun kurucu başkanıyım ve üç yıldır görevimi ifa etmekteyim.

Sosyolog, sen ne düşünüyorsun?