“Garplılaşmanın Neresindeyiz” – Mümtaz Turhan Üzerine Notlar – İnceleme

Gökalp’tan beridir kültür mefhumuna en titiz eğilen aydınımız Mümtaz Turhan; garplılaşma, batılılaşma, frenk mukallitliği veya adına ne dersek diyelim bu yüzyıllardır cemiyet olarak peşinde olduğumuz dava için (s. 13) en doğru ve gerçekçi tenkidi yapmıştır. Bir şeyin noksanlığını çekiyor, bu noksanlığı halktan biliyor, bunun telaşı içinde fikirler üretiyoruz. (Burada şahsi yorumumu yapmadan başlamak istemiyorum: “batılılaşma” bir fiildir, süreçtir, yani davranıştır. Cemil Meriç’in dediği gibi ideolojilerin en çaktırmadan nüfuz edeni dil, bu mevzuda halka “başkası ol” deyişin kara kutusudur. Yani halk, kendinden başkası, öteki olmaya – henüz ona yeterli bilgi verilemeden – zorlanmıştır. Bunun neticesiyle de yıllarca başarısızlık çekilmiştir. Garplılaşmanın esaslarının doğru tespitini yapan aydınlar dönemlerinde pek ciddiye alınmamış. Bu aydınlardan birisi olan Mümtaz Turhan hocamızın görüşlerinin bugünkü diriliği beni şaşırtmakla beraber bu fikirlere samimiyetle sarılmama sebep oldu. Acı olan şey ise Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız’da bahsettiği taklitçiliğimizin, “Garplılaşmanın Neresindeyiz”de de aynen devam etmesi ve bunun bugün dahi ceremesini çekiyor oluşumuz. Bir memleketin dünü neyse bugünü de o derler. Gene de bugün kendimize güvenimiz yavaş yavaş yerine geliyor, bakalım yolun sonu ne olacak.)

Garplılaşmanın esaslarını tanımlamakta Garplılaşmanın ne olmadığını incelemek elzemdir. Garplılaşmanın Neresindeyiz’in başında Turhan, garplılaşmaya yönelik olan inkılapların mahiyeti konusundaki çeşitli fikirleri sıralamış ve bunları teker teker tenkit etmiştir. Örneğin hümanistler denilen grup, batı medeniyetinin müsebbibi olarak Yunan-Latin kaynaklarını görecek bunlara inilmedikçe garplılaşılamayacağını savunacaktır. Turhan ise bunu oldukça yanlış bulur, Japonya ve Rusya örneğini vererek (s. 20) bir seviyeye çıkmak için illa da aynı yoldan gitmek gerekmeyeceğinden bahseder. Rönesans’tan geçmenin bu seviyeye ulaşmak için yegâne yol olmadığı kanıtlanmıştır. Garplılaşmadan anlaşılması gereken şey çıkılan seviyedir, yolun döşendiği malzeme değil. “Zira herhangi bir hedefe erişebilmek behemehâl aynı yoldan aynı merhalelerden geçmeye mi bağlıdır?” (s. 19) Örneğin yerilen Orta çağ düşüncesi de içinde Rönesans’ın tohumlarını barındırır, ki Rönesans da sanıldığının aksine bir anda miraca çıkmak mahiyeti taşımamaktır. Yani bahsedilen inkişaf düşünüldüğü gibi tarihsel evrimin çerçevesinde değil, eldeki imkanlarla doğru ilmi atılımları yapmak ile ilgilidir. Önemli olan mevzu bu tohumları ekip zamanı gelince onları hasat etmektir – bu da ilmi eğitimle olacaktır. Bizim kaçırdığımız Rönesans değil ilmi düşünce hareketidir. Medeniyet seviyesini anlamamız için öğrenmemiz gereken dillerse Yunanca-Latince yerine Almanca-İngilizce gibi bugün yaşayan dillerdir. (s. 21) Aksi haldeki bütün çabalar birer taklit olacak ve sonuçsuz kalacaktır. Gelişmeye engel olan şeyin İslam veya göçebe kültür olduğu konusu da Türklerin altı asırlık büyük bir imparatorluk kurup İslam’ın bir zamanlar medeniyetin beşiği olmasıyla aksinin kanıtlandığı mevzulardır. Bu tarz görüşler aslında oryantalist, tarihsel evrimcidir. Bernard Lewis’in de işaret ettiği gibi bir vakitler, medeniyet ve terakkiye mâni olmayan İslam dininin bugün mâni olduğunu iddia etmek her şeyden evvel mantığa aykırıdır. (s. 31) Biz ise ilmi meselelerden önce şekilcilikle taklide kalkarak ve ilmi vazife edinmesi gereken aydının halkı aşağılamasına maruz kalarak batılılaşmanın esaslarını kavrayamadık. Cemil Meriç Türk aydını için şöyle diyor: “Kendine mahsus hiçbir fikri, daha doğrusu hiçbir fikri yoktur. Batı dili bilmez. Osmanlıca bilmez. Ebediyyen vesayet altındadır. Huysuzluğu intibaksızlığından gelmektedir. İntibaksızlığı tembelliğinden. Sağın cilasını kazıyın, altından kıskançlık çıkar. Üzümle tilki hikayesi. Sol, papağandır. Öğretilenleri tekrar eder. Topaldır, koltuk değnekleri ile yürür. Hareket etmek için mutlaka bir Batılıya muhtaçtır. Dost olmanız için dilini konuşmanız lazım. Dilini, yani seçtiği pirin, mürşidin dilini. Sembollere ve sloganlara mahpustur. Reçete ister. Bu yeni yobazlık, kendimize ait her mukaddese kulaklarımızı tıkayıştır. Kendimizden kaçıştır. Nereye? Şuursuzluğa.”[1] Turhan da Türk milletinin Avrupa milletlerinden hiçbir eksiği olmadığını savunup suçlu olarak Türk aydınını görür. “Türk münevverleriyle (bazı istisnalar dışında) Garp münevverleri arasında uçurumlar kadar fark vardır. Binaenaleyh Türkiye’nin geri kalışının sebebi, halkın cehaleti değil, münevverlerin gerek keyfiyet gerek kemiyet bakımından kifayetsiz oluşudur.” (Turhan 1959: 88) Yani batının esaslarındaki aldatmacadan, batıyı okumakta beceriksiz kalan sorumludur. O halde demek gerekir ki: “Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir.”[2] Batının karşısında Türk aydını, (teşbihte hata olmaz) havlayamayan bir kedi olacak, nihayetinde artık kedi de kalamayacaktır.[3]

Hatırlatmak isteriz ki, bir şeyin ne olduğunu anlamak için onun ne olmadığını açıklamak gerekiyor, yani ontolojik bir temele oturtulmak istenenin önce şeylerden ayrıştığı noktalardan ele alınması icap eder, Mümtaz Turhan hocamız da kitabına bu sosyal bilimci hassasiyetiyle başlamıştır. Şimdiyse ne olduğuna dair bahis açmak gerekirse şunu demek gerek, Batı; ilim, ameli hayata tatbikinden ibaret olan teknik, insan haklarını teminat alan hukuk ve hürriyettir. (s.46) Tekniğimizi geliştirmek istiyorsak tekniğin bilimin pratikte uygulanışı olduğunu fark etmemiz ve bunun için bilim kuruluşları açıp bilim adamları yetiştirmemiz gerekir. İçi boş müesseselerle teknikler satın alarak bir memleketin gelişmeyeceği aşikardır. İstediğiniz kadar kurum açın; içinde onu işletecek, devamlılığını sağlayacak bilim adamı – bilim kültürü yoksa söz konusu çaba beyhudedir. (Örneğin sömürge ülkelerde, sömürenler çekildikten sonra kuruluşlar işletilememektedir.) Turhan’ın aktardığına göre Whitehead şöyle diyor; “Garbın Şarka kolayca vereceği en faydalı şeyin ilim ve ilmi zihniyet olduğu gittikçe artan bir vuzuhla aşikâr bir surette görünmektedir, ilim ve ilim zihniyeti bir memleketten diğerine, bir ırktan ötekine nakledilebilir yeter ki, orada rasyonel bir cemiyet bulunsun.” Bernal de ilmin bugünkü modern cemiyetteki rolünü tetkik ve ilimle teknik arasındaki sıkı bağlılığı tespit ederken garp medeniyetine intisap etmenin en kestirme yolu ilmi almaktır diyor ve misal olarak Rusya ve Japonya’yı veriyor. (s. 48) Yani mevzu ilmi almaksa, ilmi alacak cemiyeti ortaya çıkarmak gerekir. Bu hususta da belli kurum ve kuruluşları kurup bu ilim insanlarını temin etmek lazımdır. İnsan unsurunun dışında garplılaşma hatasına düşmemek[4] ve bu insanları üretmek gerekir ve bilim derken de kastedilen yalnız fenni bilimler değil, psikoloji – sosyoloji gibi beşerî bilimlerdir. Turhan’a göre batı medeniyeti asıl atılımını bu bilimlere verdiği değerle ve oluşan cemiyetin ardından yükselttiği teknikle gerçekleştirmiştir. Turhan’ın toplumun modernleşmesindeki bilime olan vurgusu, Fransız ihtilalindeki sosyologların rolü ile paraleldir.[5] Batılılaşma macerasında doğru ve yanlışları omuzlaması gereken aydınlardır. (Sezen, 2002) Aydın, doğrunun ve yanlışın sorumluluğunu alarak başat rol oynamalıdır.

Esas telgrafı keşfeden Siemens değil Faraday, radyoyu icat edenler Marconi ile De Forest değil, Clark Maxwell ile Hertz (s. 49) olduğuna göre, tekniği sağlayacak bilimi elde etmek için bir sistem oturtmamız gerekiyordur ve bunun için belli kurum ve kuruluşları kurmamız elzemdir. Turhan ilkokul öğretmenlerinin fakülte mezunu olması gerektiğini savunan ilk kişilerdendir. Ancak asıl yapılması gereken iş, o dönemki güdülen politika gibi okuma yazma oranını artırmaktan ziyade araştırma enstitüleri ve yüksek öğretim kurumları kurmak, yani bilim adamı yetiştirecek sistemi inşa etmektir. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Mümtaz Turhan, “maarifin hal çarelerinin arayışı içindedir. Bilhassa milli eğitimle ilgili meseleler üzerinde yoğunlaştırdığı düşüncelerinde memleketin kalkınması için batı tekniğine sahip elemanların çoğalmasını sağlayacak bir politikanın önemini usanmadan savunmuştur”. (Toğrol 1988) Gerçek bilimin mahiyetini öğrenmek için Avrupa ve Amerika’ya öğrenci gönderilmelidir fakat bu öğrenciler milli bilinçle donatılmış, ileride ülkelerine fayda sağlayacak, verilen emekleri boşa çıkarmayacak gençler olmalıdır. O öğrenciler ülkemize geldiklerinde onlara çalışma fırsatı vermeli, onları ilgi ve bilgilerine uygun enstitülere ve bakanlıklara yerleştirmelidir. Sayıları 20-30 olan bu enstitülerin kadroları tehdit edilmemelidir, kalitelerini yüksek tutak için mükafatlar konmalı ve neşriyata bol para verilmelidir. (s. 115) Turhan’a göre “Türkiye’nin kalkınma meselesi, hangi cepheden bakılırsa bakılsın, hangi tarafından ele alınırsa alınsın bir maarif davasından başka bir şey değildir.” Toplumun her kesimini geliştirmek bu minvalde ele alınmalıdır. Örneğin köylerde öğretmen-imam sistemine gidilmeli, saygı duyulan imam kavramı öğretmenlikle birleştirilmelidir.

Dememiz gerekir ki Turhan, tam bir milli eğitim adamıdır. Görüşlerinin çoğunun günümüz Türkiye’sinde karşılığı zor olsa da o hala olguları doğru tespit etmiş ve yerinde çözümler bulmuş bir aydınımız olarak hatırlanmaktadır. Sanıyorum ki Mümtaz Turhan’ın hassasiyetlerini bugün taşıyan aydınlar, onun incelemelerine paralel şekilde hareket ederlerse Türk milli eğitimini düzeltebileceklerdir.

           

[1] Cemil Meriç, Jurnal II, İletişim Yay., s. 198-199.

[2] Yakup Kadri, Yaban romanında yazdığı bu pasajla dönemin gerçeğini yerinde tespitlerle yansıtmıştır. Aynı durum Ankara romanının ikinci bölümünde, kurtuluş savaşı kahramanlarının Cumhuriyet kurulduktan sonra batıya karşı taklitçilik göstermesinin eleştirisiyle de yer alır.

[3] Buna yakın bir benzetmeyi Kadir Cangızbay “Sosyolojiler Değil Sosyoloji” kitabında yapıyor. Burada esinlenmeyi uygun gördüm.

[4] Turhan’a göre: “İnsan unsurunun dışında garplılaşmadan, bir cemiyetin fertlerinin ilmi, teknik bilgisini kâfi derecede artırmadan, ona yeni teknik maharetler kazandırmadan ilim zihniyetini aşılamadan, memlekette mevcudiyeti zaruri olan ilim adamları ve teknisyenlerden teşekkül etmiş kadroyu hazırlamadan sadece teknik vasıtalar satın almakla kalkınabileceği, ilerlenebileceği kast olunmaktadır.”

[5] Yıldız Akpolat, “Mümtaz Turhan’da Köy ve Kalkınma: Mevcut Durum ve Öneriler”, Aramızdan

Ayrılışının 40. Yılında Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sempozyum Kitabı, Ankara, 2009, s. 362, 379.

 

 

Kaynakça

Turhan, M., Garplılaşmanın Neresindeyiz?, Altınordu Yayınları, Ankara, 2018,

k.

Öztürk, F.D, Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın Eğitim Görüşlerinin Günümüz Eğitim Sisteminde Yansımaları, 2006

Meriç, Cemil, Jurnal 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

DOĞRU, R . Garplılaşmanın Neresindeyiz?, yazar Mümtaz Turhan (Ankara: Altınordu Yayınları, 2015). Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2018

Karaosmanoğlu Yakup Kadri, Yaban. İstanbul, İletişim Yayınları 2005.

Cangızbay, Kadir, Sosyolojiler Değil Sosyoloji, Ütopya Yayınevi, 2011

 

 

 

Alpaslan Yasin Bekar

Trabzon Gazi Anadolu Lisesi'nden mezun oldum, Gazi Üniversitesi'nde lisans düzeyinde sosyoloji öğrenimi görmekteyim. Durkheim'ın, insanlığın işine yaramayacak sosyolojiyi lanetleyişine katılarak doğası gereği sarsıcı (ve bu açıdan denge getirici) olan sosyolojinin layıkıyla yapılmasını hedefliyorum. Çeşitli site, yazarlık ekibinde ve bir karma öykü kitabında başyazarlık yaptım, müstakbel dergimiz Platon'un genel yayın yönetmenliğini yürütüyorum. Gazi (yeni adıyla AHBV) Üniversitesi'nde Sanat ve Felsefe Topluluğu'nun kurucu başkanıyım ve üç yıldır görevimi ifa etmekteyim.

Sosyolog, sen ne düşünüyorsun?